“YAZI”YI KORUMAK, MEYDANI KÖTÜLERE BIRAKMAMAK

Tarihi bölümlere ayırırken ana unsurun ‘yazı’ olması, yazının bulunmasından öncesine ‘Tarih Öncesi’ sonrasına ‘Tarih Çağları’ dememiz örneğin; yazıyı başlı başına ‘delil’, ‘belge’ kabul edip, kendi geçmişimizi ‘doğrulama’ konusunda en önemli başvuru kaynağı olarak ona sığınmamız, kimi zaman biraz ürpertici gelir bana.
Dünyanın ve insanlığın tarihini yazı üzerinden okumak, yazının kıymeti kadar kaderi üzerine de düşünmeye iter.
Umberto Eco, sinemacı ve dramaturg J.C. Carriere ile kitaplar üzerine söyleşirken, “Aristotales, Poetika’da hiç bilmediğimiz yirmi kadar trajedi sayar” der ve sorar, “Asıl sorun şudur: Niye yalnızca Sophokles ile Euripides’in eserleri ayakta kaldı? En iyileri, gelecek nesillere geçmeye en layık olanlar onlar mıydı? Yoksa bu eserlerin yazarları çağdaşlarının onayını alıp rakiplerini saf dışı bırakacak şekilde entrika mı çevirdiler?”
İlginç bir sorudur bu. Söyleşiyi yöneten Jean-Philippe de Tonnac, konuşmanın bu bölümüne vurgu yapıp, genişletir soruyu:
“Kaybetmiş olduğumuz, muhafaza etmiş olduğumuzdan daha mı iyiydi? Kafamızdaki şüpheyi kim söküp atacak?”
Bu soruları alt alta koyup, yeniden düşünecek olursak, dünümüzü, tarihimizi bilmek, unutmamak, yarınımızı kurgulamak için bir başvuru kaynağı olan şey “yazı” mıdır, yoksa “bugüne kalan yazı” mıdır?
Antik Yunan’dan günümüze ulaşamayan eserleri, yakılan İskenderiye Kütüphanesi’ni, tarih boyunca yazıya-kitaba düşman olmuş nice yönetimi ve yaptıklarını düşününce, kaybettiklerimize sahip olsaydık, bugün kabul ettiğimiz tarih, bildiğimiz şekliyle mi olurdu, yoksa bambaşka bir tarih disiplinimiz mi olurdu diye düşünmekten kendini alamıyor insan.
Demek ki “yazı” insanın ve toplumun tarihinde sadece bir “kalıt” değil; tarihsel bir mücadele alanı aynı zamanda; “yazı”yı korumak, yaşatmak, yarına dair bir kavga.
Toplumumuza ve toprağımıza dönelim…
Cumhuriyet devrimi, aynı zamanda bir kültür devrimidir. Alfabedeki değişiklikle, “yazı” geniş halk kitlelerinin bilincine en kolay yoldan ulaşsın; halk, “yazı”yla bilinçlensin, ilerlesin, kendini ifade etsin, yarına adımlasın istenmiştir. Tarih boyunca onlarcasını gördüğümüz kütüphane yıkımlarının, eser yakmanın, kitap yok etmenin tam tersidir aslında bizim Cumhuriyet devrimimizin getirdiği. Bakmayın, gericilerin, ‘tarihle bağımız koptu’ palavralarına.  Yeni alfabe cehalete teslim edilmiş, okuma-yazma bilmez bir toplumun bugününü sahiplenip, hem tarihe hem yarına uzanmasını ve tutunmasını olanaklı kılmıştır.
40’ları düşünün…
Cumhuriyet’in ilk tohumları yeşermiş, boy vermiştir. Araştırmacısından, öykücüsüne; şairinden, romancısına; eleştirmeninden, denemecisine… Ortaya çıkan büyük yazınsal zenginlik, aynı zamanda bir bilincin de taşıyıcısıdır. Orhan Veli’nin şiirinden, Sabahattin Ali’nin romanına; Sait Faik’in öyküsünden, Oktay Akbal’ın anlatılarına kadar her dizede her satırda yeni insan, onun dertleri, sıkıntıları, önündeki engeller ve ruhundaki fırtınalar gösterir kendini.
Tüm bu isimler ve daha nice büyük yazarımız edebi ve sanatsal yaratılarının yanında aydın sorumluluğu ile, yaşadıkları toprağın gerçeklerini de yazmışlardır; güç aldıkları Cumhuriyet devriminin koruyuculuğuna da soyunmuşlardır. Hemen hepsi, Mustafa Kemal’i, Cumhuriyet devriminin önemini ve kazanımlarını, devrim ilkelerinden dönülmesinin yaratacağı büyük tahribatı yılmadan, usanmadan yazmış, not etmiştir.
Orhan Veli’nin laiklikle ilgili yazılarını okudunuz mu?
Sait Faik’in Atatürk için yazdıklarını?
Oktay Akbal’ın Atatürk kitaplarını, devrimden geriye dönüşü gün gün not ettiği eserlerini?
Okuyamazsınız, çoğunun güncel baskısı yoktur çünkü. Uğraşıp, didinip sahaflardan edinmeniz gerekir.
İlhan Selçuk’un, Ceyhun Atuf Kansu’nun, Necati Cumalı’nın birçok kitabını bugün raflarda bulamadığımızın farkında mısınız? Ve onların yerlerini kimlerin aldığının?
Bir başka örnek: Mustafa Kemal, İzmir’in kurtuluşundan hemen sonra, Türk dilinin en büyük ustalarından, dönemin en önemli gazetecilerinden, yazarlarından dört isme bir görev verir; görevleri sıcağı sıcağına İzmir’den yola çıkıp, Bursa’ya kadar gidip, Yunan işgalini yaşamış köyleri-kasabaları tek tek gezip yaşananları rapor etmeleridir. Bu dört isim: Halide Edip, Falih Rıfkı, Yakup Kadri ve Asım Us’tur.
Dördü, bu incelemeyi tamamlayıp, raporlarını hazırladıktan sonra, bir de ortak kitap kaleme alırlar. Yunan işgali yaşamış Türk köylüsünün iç yakan öyküsü devlet raporlarında kalmasın, gelecek kuşaklar da bilsin isterler.
“İzmir’den Bursa’ya” adıyla yayımlanmış bu kitap şu an piyasada yoktur, bilir misiniz? Bildiğim kadarıyla son olarak 1974’te yayımlanmıştır. Kırk dört yıldır bir daha yayımlanmamıştır yani.
İlginçtir, tarihimizin en önemli dönemini, en iyi anlatabilecek kitaplardır günden güne kıyıda köşede kalıp, unutulmaya bırakılanlar…
İnsan ister istemez Umberto Eco’nun sorusunu anımsıyor. Bu bir doğal seyir midir (mümkün mü?) yoksa bir entrika mıdır? Yoksa Akbal’ın bir yazısında sorduğu gibi, “bizler, yazarlar, aydınlar, sanatçılar, politikacılar, bu ulusa gerektiği gibi yarar sağlayamadığımız için midir?” Öyle ya, bu kitapları yarına taşımak, yaşatmak, kaynağını “yazı”da bulan tarih açısından bizlere yüklenmiş bir görev değil midir?
Biz bu konuları pek düşünmeyiz ama dünyamızın büyük oyun kurucuları böylesi konulara uzun uzun kafa yorarlar. Onların eğittiği, donattığı ve yurdumuzda görevlendirdikleri de kendilerine verilmiş vazifelerince bilgilidir. Türkiye’de 1950’ye gelinirken planlanmış, 1980’de yola konmuş, 2002’den sonra ise hız kazanmış bir yeni kurgu yerleştirilmektedir. Bazen bir düşüncenin tarihteki izlerini silmek için kütüphaneler yakılır, bazen binlerce kitap imha edilir, bazen yazarları öldürülür, hepsi tarihte vardır. Yeni dünya düzeninde bu tip müdahaleler, kendini göstermeksizin yapılır. Bir bilincin izleri silinip, yerine başka bir kurgu dayatılır topluma. Türkiye’nin bugün yaşadığı budur, kitapçı raflarında yer alan ve almayan kitaplar üzerinden okunacak yalın gerçek budur.
Tarih yeniden yazılmaktadır.
Biz henüz farkında olmasak da…
Ama Jean-Philippe de Tonnac’ın sorusunu kendi yurdumuzda hiç düşünmeksizin yanıtlayabiliriz:
Gidiş böyle sürerse…
“Kaybetmiş olduğumuz”, “muhafaza etmiş olduğumuz”dan daha iyi olacaktır, evet.
Ve biz bütün “iyi”liğimizi kaybettiğimizde, meydan artık kötülere kalmış olacak…
Uzak yarınların çocukları, Cumhuriyet kurucularınca bırakılmış, bizim en büyük yazarlarımızca anlatılmış onurlu öykümüzden haberdar bile olmayabilirler…
Bunu hiç düşündünüz mü?
“Yazı”yı korumak, tarihsel bir kavgadır…
Ceyhun Atuf Kansu’nun deyişiyle, kara kışın kabuğunu yontup, bahar suyunun kokusunu yayma kavgasıdır bu…

Yorumlar

Popüler Yayınlar