“SANA ISTIRAP VEREN ŞEY, SENİN KENDİ ESERİNDİR”

Saray Anadolu’daki halkı tanıyordu; onun kendi eseriydi ne de olsa.
Bir yanda Mustafa Kemal ilmek ilmek direnişi örgütlerken, Saray’dan akıl alan işgalci Yunan, uçaklarla Anadolu insanının üzerine bildiriler gönderiyordu; o bildirilerde Yunan’a direnilmemesi, her şeyin çok güzel olacağı, bolluğun, bereketin geleceği, ancak Yunan hâkimiyetinde Anadolu insanının yüzünün güleceği yazıyordu.
Saray’ın güdümündeki İstanbul gazeteleri de aynı telden çalıyordu; cezalandırılmayı hak etmiştik; çeteci Kemal ve ayak takımına uyulacak olursa sadece cezamız büyürdü.
Böyle yazıyorlardı…
Saraydan Anadolu’ya uzanan bütün haberleşme, Anadolu insanının terk edildiği cehaleti bir kez daha sömürmeye ve direnişçileri yok edecek bilgi akışını sağlamak üzerine kurulmuştu.
Mustafa Kemal de, O’nunla beraber yola koyulan diğer kahramanlar da cepheden cepheye yıllardır tanıdıkları Anadolu insanının durumunu, onları bekleyen işin ne denli zor olduğunu biliyorlardı.
‘Ülke işgal ediliyor, sen ne yapacaksın?’ diye sorduğunda, ‘Benim vatanım aha bu tarlanın sınırında başlar’ diyen köylüyü tanıyordu Mustafa Kemal.
Kurulan orduya destek olmaya yanaşmayanları.
Asker kaçaklarını.
Saray’ın uzun eliyle ayaklanan gericiliği.
İstanbul basınından, Yunan bildirisinden etkilenip, bu büyük kavgaya sırtını dönenleri.
Boşuna mı ilk işi İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan telgraf tellerini kestirmek olmuştu?
İnsanını tanıyordu; bu yüzden önce o insanlar için, o insanlarla beraber ve bazen o insanlara rağmen bir Kurtuluş Savaşı örgütlemiş ve savaşın kazanıldığı gün, ‘Asıl savaşımız şimdi başlıyor’ diyerek, cehalete, gericiliğe, bağnazlığa, sömürüye karşı bir diğer kurtuluş savaşını başlatmıştı.
O insanlar, bir daha öyle olmasın diye…
Mustafa Kemal, devrimciydi çünkü…
Biz işte bu özü anlayamadık…
Cumhuriyet devriminin özünü en iyi yakalamış yazarlarımızdan biri olan Yakup Kadri, Yaban romanında Birinci Dünya Savaşı’nda bir kolunu yitirmiş, hayattan bütün ümidini kesmiş, üstüne üstlük İngiliz işgaline uğrayan İstanbul’a da dönmek istemediğinden Anadolu’nun bir köyüne yerleşen Ahmet Celâl’in yaşadıklarını anlatır. Kitap baştan sona dönemin bilinçli aydını ile Anadolu köylüsünün yüzleşmesidir aslına. Ve devrimci Yakup Kadri, romanın bir yerinde şöyle söyletir kahramanına:
“Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı bir toprak vardı! İşletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasada gelmişsin. Ne ektin ki, ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen, acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumruklarını sıkıyorsun. Sana ıstırap veren şey, senin kendi eserindir, senin kendi eserindir.”
Devrimci, önce kendi insanıyla yüzleşen ve sonra onu değiştirmek için çabalayandır çünkü…
24 Haziran seçimlerinde, bu halkın çoğunluğu, Tayyip Erdoğan ve AKP ne dediyse ona inandı.
Kötüye giden ekonomi, yoksulluk, yolsuzluk, yarım bir demokrasinin tek adam diktatörlüğüne evrilmesi, Cumhuriyet değerlerinin rafa kaldırılması gibi tehlikeler ve olumsuzluklar onu ilgilendirmedi.
Asıl mesele, asıl üzerinde duracağımız nokta budur.
Bugün kendisini ilerici ve devrimci kabul eden ve öyle kabul edilmeyi bekleyen diğer kesim ise, önce Tayyip Erdoğan ve AKP’yi destekleyen geniş yığını eleştirdi, şimdi kendi partisine yeni bir lider seçmek için kavga veriyor.
Isırganlar, kuru dikenler ayaklarına batarken, hâlâ elindeki orağı değiştirince bir sonraki hasadın bereketli geçeceğine inanıyor.
Oysa bu toprağın en aydınlık hikâyesi, çevresindeki yabani otları başağa çevirmeyi kendine dert edinenler, o sorumluluğu yüklenenler tarafından yazılmıştır.
Seçimin hemen ertesinde, ‘Asıl savaşımız şimdi başlıyor’ deyip, Mustafa Kemal’lerin, Yakup Kadri’lerin ter akıttığı yolda yürüyecek miyiz, yürümeyecek miyiz?
Cumhuriyet Halk Partisi’nin, oturduğu koltuğa yakışmayan genel başkanı ve onun fikirsiz, kimliksiz, vasıfsız ama en önce utanmasız yönetici ekibi elbette değişmelidir; ama devrimin özü, halkı, onun bilincini, sorgulama yeteneğini, aydınlık aklını savunmak, ileri taşımak üzerinedir.
Ve onca gürültü arasında o özü bir kez daha hatırımızdan çıkarmaya, bu ülkenin tahammülü kalmamıştır artık…

Yorumlar

Popüler Yayınlar