ŞEMATİK SOL VE KURTULUŞ SAVAŞI’NIN ANTİEMPERYALİSTLİĞİ ÜZERİNE

Sosyalist kesimle, tarihsel olayları kendi içindeki gerçeklikleriyle değerlendirmek varken, bunu görmezden gelip, kuram kitaplarıyla değerlendirme kolaycılıkları konusunda anlaşamıyoruz.
Şematik Sol/Şematik Solcu’, Uğur Mumcu’nun kullandığı bir terim; -bir kez daha- ne kadar haklı olduğunu gösteriyor Uğur Mumcu.
Anlaşamıyoruz, çünkü tarihsel gerçekleri kendi bütünlüğü ile değerlendirmezseniz, elinizdeki kitaba bakarak söylediğiniz ve aslında son derece doğru olan sözler dahi, sizi yanlış tespitlerden alıkoymaya yetmez.
Geçtiğimiz günlerde Sol Haber Portalı’nda İlker Belek’in kaleminden dökülen yazı da buna bir örnek. Haklı olarak Lenin’e başvuran Belek, emperyalizmin; kapitalizmin tekelci aşaması olduğunu bize hatırlatıyor; bu nedenle, tekelci sermayenin işgaline son vermeyi hedef gütmeyen hiçbir mücadelenin antiemperyalist sayılamayacağını, yani antiemperyalist olunacaksa mutlaka sosyalist olunması gerektiğini; bu nedenle, sonrasında milli sermaye yaratılması amacına sarılan Kurtuluş Savaşı’mızın antiemperyalist değil anti ilhak kabul edilmesi gerektiğini söylüyor.
Kitaba bakarsak, noktasına virgülüne doğru; ya tarihe bakarsak?
İşte tam da buradan çıkıyor anlaşmazlığımız…
Önce bir tespit: Birinci Dünya Savaşı sonlanıp, Osmanlı paylaşım masasına yatırıldığında, yani Kurtuluş Savaşı’mızın hemen öncesinde, ülke, siyasi ve iktisadi yönden emperyalizmin yarı sömürgesi durumuna sokulmuş, son derece geri bir tarım toplumudur.
Osmanlı, mevcut yapısıyla, sermaye sınıfı ve karşısında örgütlenmiş bir işçi sınıfı barındıran bir sanayi toplumu değil, bu çatışmaları içinde yaşayan bir sosyolojik coğrafya değil; kanlı bir paylaşım savaşı sonrasında emperyalist-kapitalist sömürgeciliğin kanlı hesaplarına terk edilmiş, devlet yapısı çoktan bu sömürüye teslim olmuş; yıllarca süren savaşlarda kırılmış, yorgun ve cahil halkı sömürgenlerin insafına terk edilmiş bir haldedir.
Bu nedenle, sanayi toplumu sonrası için yazılmış kuramlarla, böylesi bir halkın gerçekliğini yorumlayamayız. Tarihi olaylar, kendi gerçeklikleri içinde yorumlanır.
Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı önderleri de bu gerçekliğin bir parçasıdır. Çoğu askerdir. Aydındırlar ama kuramcı, siyasetçi ya da düşünür değildirler. Tarih sahnesine, bir sınıfın önderliğine soyunup, onu hak ettiği yere taşımak üzere çıkmamışlardır; topyekûn işgal edilmiş bir vatanda, sömürgeleştirilmek veya sürülmek istenen bir halkın ölüm-kalım mücadelesinin neferleridir onlar.
Kurtuluş mücadelesinin bir ideolog takımı ve askeri kanadı yoktur, olan biten her şey Mustafa Kemal ve diğer kahraman paşaların çabasına bağlı ve onun neticesindedir, bunu unutmamamız gerekiyor.
Mustafa Kemal’in, 1922’de, Sovyet diplomatı Aralov’a hitaben yaptığı konuşmada söylediği şu söz, her şeyin özetidir aslında:
“Şimdi itiraf etmek mecburiyetindeyim ki, bu kıyam ve isyan vuku bulduğu dakikada biz, Rusya’da olduğu gibi emperyalizm ve kapitalizmin manasını düşünmemiştik. Yalnız, mevcudiyetimizi tehdit eden kuvvetleri idrak ediyorduk.”
Kurtuluş Savaşı’nın temel dayanak noktası özgürlük ve bağımsızlık isteğiydi. Geri kalan bütün kavramlar iyilik ve doğrulukları açısından, özgürlük ve bağımsızlık ölçütüyle sınanmak zorundaydı. Ve özgürlüğünün peşine düşen her halk gibi, Türk halkı da Kurtuluş Savaşı’nda emperyalist sömürgeciliğin karşısına kahramanca dikiliyor, uluslararası kapitalizmin Osmanlı’nın boynuna doladığı ilmeği parçalamaya hazırlanıyordu.
Emperyalizm nedir, kapitalizm nedir, bilmeden, düşünmeden; ama özgürlük ve bağımsızlık sevdasıyla!
Mustafa Kemal’in Aralov’a yaptığı konuşmadan üç yıl öncesi. 22 Eylül 1919, kurtuluş mücadelesinin hemen başı. Mustafa Kemal’in yurt genelinde bir kurtuluşu planladığını anlayan Amerikan Genarali Harbord, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerine rağmen yenilgiden kurtulamayan Osmanlı’yı anımsatarak:
“Dördünüz (İttifak Devletleri) bir arada yapamadığınız bir şeyi, bu durumunuzda tek başınıza yapmayı nasıl düşünebilirsiniz? Fertlerin intihar ettiğini vakit vakit görürüz. Şimdi de bir milletin intiharına mı şahit olacağız?” diye sorar.
Mustafa Kemal, bu soruyu şöyle yanıtlar:
“Generalin şunu bilmesini isterim ki biz, emperyalistlerin pençesine düşen bir kuş gibi, yavaş yavaş sefil bir ölüme mahkum olmaktansa, babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz!”
Kurtuluş Savaşı önderleri sosyalist olmayabilirler fakat karakterlerine sinmiş bağımsızlık arzusu, emperyalizm karşısında onları en az sosyalistler kadar kararlı ve güçlü kılmıştır.
Lenin de bunun farkında değil midir?
“Mustafa Kemal Paşa tabii ki sosyalist değildir ama, görülüyor ki, iyi bir teşkilatçı… Kabiliyetli bir lider, milli burjuva ihtilalini idare ediyor. İlerici, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist inkılabımızın önemini anlamış olup, Sovyet Rusya’ya karşı olumlu davranıyor. O, istilacılara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Kapitalistlerin gururunu kıracağına, padişahı da yardakçılarıyla birlikle silip süpüreceğine inanıyorum.”
Tam da bunları yaptı Mustafa Kemal.
Çoğu tarihçi tarafından Osmanlı’yı paylaşmak üzere başladığına inanılan Birinci Dünya Savaşı sonunda, İtilaf Devletleri ve onların piyonu olarak Anadolu’ya sürülen Yunan ordusuna dur dedi. Önce işgali durdurdu, sonra siyasal ve ekonomik işgale son verdi. Osmanlı’nın yarı sömürge mirasından özgür ve bağımsız bir ülke yarattı.
İlker Belek için bunlar Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalistliği noktasında yeterli veri sayılmıyor; Belek, bu konuda referansının Lenin’in, “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” kitabı olduğunun altını kalınca çiziyor. Ve ancak buradaki tanım üzerinden –ki kendi gerçekliği içinde şüphesiz doğru bir tanım- Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist olup olmadığını yargılıyor.
Eh, Lenin 1916’da bu kitabı yazarken, Birinci Dünya Savaşı’nın cephelerinde halkının ölüm kalım mücadelesi için canını ortaya koyan Mustafa Kemal, kitabı okuyamamış olabilir, bunun için dünya tarihinde emperyalizm karşısındaki en şanlı bağımsızlık savaşlarından biri antiemperyalist sayılmayacaksa, varsın olsun, o kadar kusur kadı kızında da olur!
Şaka bir yana, yine Aralov’a, tam da kendisine Sovyet ideolojisinden örnekler verirken, şöyle söyleyecektir Mustafa Kemal:
“Sovyetler Birliği’nde iş başkadır. Sovyetler Birliği’ni Türkiye ile mukayese edemezsiniz! Rusya’da işçi sınıfı daha ihtilalden önce teşkilatlanmıştı. Yüksek bir bilinç düzeyine erişmişti. Sizde dinin, halkın üzerinde, bizde olduğu kadar büyük bir etkisi yoktur, fanatizm yoktur. Bunu hesaba katmak gerekir.”
Mustafa Kemal, yetişmiş beyinlerden kurulu bir kadrosu olmayan bir hesap adamıydı, bir askerdi.
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra özellikle iktisat alanında birçok şeyi deneye yanıla yoluna koydu. Uzun uzadıya anlatabileceğimiz bu çabayı şöylece özetleyebiliriz: Özellikle savaş yıllarında sıklıkla tekrarlanan antikapitalizm vurgusu, gerek Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı, gerek Lozan’da dayatılan ve beş yıl süreyle bizi Osmanlı gümrük şartlarına makhûm eden Ticaret Sözleşmesi nedeniyle yerini milli sermaye yaratılması adımına bıraktı. Ancak bu süreçte dahi özellikle –zaman zaman gizlice- kooperatifçiliğe verilen destekle asıl ilginin köylü ve yoksul kesim üzerinde olduğu görülebilir. Zaten bir süre sonra milli sermaye yaratma gayesinin, yerini devletçilik ve planlı kalkınmaya bıraktığını da düşünürsek; Mustafa Kemal’in konumunun –ister istemez-kapitalizm içinde doğup, günden güne sınanarak, kapitalizm dışına doğru seyrettiğini de tespit edebiliriz.
Bu konuda gözden kaçırılmayacak tek bir gerçek vardır. Ceyhun Atuf Kansu’nun dediği gibi, Mustafa Kemal elindeki kuram kitaplarıyla hareket eden bir politikacı değildir, onun düşüncesini belirleyen, “Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdikleri halkın gerçekleridir.”
Ve O, “Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” diyendir.
Biz, İlker Belek gibi düşünmüyoruz. Ne Kurtuluş Savaşı’nın antiemperyalist yönünü tartışılabilir buluyor, ne de AKP’ye karşı mücadelemizde referans noktası konusunda Birinci Cumhuriyet (Ne demekse!) ve sosyalizm gibi bir ayrım ya da tercihi kabul ediyoruz. Aksine, kendisini böyle bir tercihe zorunlu görenlerin, sosyalizmi parlatmak adına Cumhuriyet tarihine dönük zorlama eleştirilerini, AKP’yle mücadele değil, bu mücadele cephesini bölücü hatalar olarak görüyoruz.
Peki biz ne düşünüyoruz?
Telgrafhane.org yazarı Mehdi Bektaş, son kitabı Kemalizm Sosyalizm’de bunu öyle güzel özetliyor ki, noktasına virgülüne dokunmadan alıntılamakla yetinelim:
“Kemalist hareket, tarihsel gelişim ve birikim üzerine oturmuş bir halk hareketidir; bunun korunması, ilerletilmesi, sosyalist devrimle taçlandırılması kaçınılmaz tarihsel zorunluluktur. Egemen sınıfların, emperyalizmin yerli işbirlikçilerinin direnişi bunu geciktirebilir, ancak önleyemez… Tarihin tekerliği sürekli ileriye döner. Kemalizmin, laik, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı, antiemperyalist özü göz ardı edilmeden, sosyalistlerin bu mücadeleye destek olmaları, katılmaları, bu mücadeleyi ilerletmeleri gerekir.
(…) Olaylara bilimsel bakılmalı ve sorgulanmalıdır. Önyargılarla değerleri örselemenin kimseye yararı yoktur. Kemalizm’e bilimsel bakıldığında, gericiliğe, ayrılıkçılığa, mutlakıyetçiliğe, feodaliteye, emperyalizme karşı bir duruş olduğu, bilimi esas alan laik ve aydınlanmacı eylemlilik içinde bulunduğu görülür. Bu durumun, sosyalist düşünceyle, uygulamalarıyla çeliştiği söylenemez.
(…) Kemalist devrim ulusaldır, sosyalist devrim ise sınıfsaldır. Her iki devrim, geçmişi bilmenin, geleceği görmenin, zaman ve mekân kavramı ile somut koşulların somut tahliline göre hareket etmenin, bilimsel çalışmanın, halk yararına, ülke çıkarına uygun davranmanın, ırkçı olmamanın, ‘yurtta barış dünyada barış’ demenin, komşularıyla dost olmanın ve dost kalmanın somutlaşmış ifadesidir; bu nedenle birbirinden soyutlanamaz, ayrılamaz, adeta yapışık kardeşlerdir…
Kemalizmin bir sınıf algılaması olmadığı, ekonomik sosyal yönünün bulunmadığı, bir kurtuluş hareketi olduğu sosyalistler arasında sıkça vurgulanır. Bir sınıfa dayanma işi öznel iradeyle olacak bir iş değildir, çünkü bu üretici sınıfların gelişmişliği ile ilgilidir. Kapitalizmin gelişmediği, işçi sınıfının olmadığı bir köylü toplumunda, modern sınıf aramak, devrimi bu noktadan tartışmak boşa bir çabadır.”
Var mı anlaşılmayan bir şey?
Kemalizm, bu ülkenin onurlu dünü; sosyalizm, ancak ve ancak o dünün açtığı aydınlık yoldan varılacak yarınıdır.
Biz bunu bilir, bunu söyleriz…

Yorumlar

Popüler Yayınlar