TARİHİ SAVUNMAK…

Sabahın bu saatlerinde iyi güneş alan balkonuma çıkıp, kahvemi masaya koyup, kütüphanemden kitabımı alıp dönüyorum. Bazı kitaplar, insanın yüreğindeki ateşi canlı tutar, dönüp dönüp okumakta bu yüzden fayda vardır.
İlk sayfayı çevirirken, bir güvercin gelip konuyor balkon demirime; ben, ürkmesin diye uğraşırken bakıyorum ki o iyice yerleşiyor yerine; peki, gel bakalım, beraber okuyalım:
Diyor ki Ceyhun Atuf Kansu:
“Türkçemizde, ‘Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez’ diye bir atasözü vardır. Uluslar sıkışınca da yiğitler yetişip gelir ki ulusun tarih bahçesinden, bir yeşil umut dalı gibi sürer o yiğit. Mustafa Kemal Atatürk de, Türk ulusunun ölüm kalım günlerinde, her bir güzel, kalıcı değerin kaynağı ulus kaynağından umut ve bağımsızlık testisini doldurup, çağdaş bir Hızır gibi çıktı geldi. ‘Dile benden ne dilersin?’ diye sordu Türk ulusuna. Yaşlı genç, kadın erkek Türk ulusu, yaralı gönlü, karalı günüyle seslendi ona: ‘Kurtulmak istiyoruz Mustafa Kemal Paşa!’ Mustafa Kemal Paşa, ulusun önüne düştü ve Ulusal Kurtuluş Savaşının dağ yolundan Türk halkını geçirip, bağımsızlık güneşinin seher vaktinde ışıl ışıl parladığı o güzel unutulmaz kurtuluş gününe getirdi: ‘Kurtuldun ey Türk ulusu!’ dedi. ‘Yolun açık, günlerin aydınlık, bayrağın bağımsızlık olsun!..’
Can kardeşler! Burayı iyi dinleyin! Büyük insanları, büyük adamları büyük uluslar yaratır…”
Kapı zilini geç duyunca aceleyle doğruluyorum yerimden, güvercin kanatlanıp, gidiyor.
Evin yaşlı doğalgaz borularını değiştirmeye gelen usta, kısa bir sohbetin ardından, lavaboya doğru yola çıkıp, kütüphaneye sapıyor:
“Abi bunların hepsini okudun mu?”
“Yok” diyorum, “okuyacaklarım da var içerisinde.”
Kitaplıkların arasında gezerken, köşedeki Atatürk büstüne takılıyor bu kez:
“Bayağı okullardaki Atatürk büstü bu abi…”
Öyle…
Zonguldak. Orta son ya da lise birdeyim. Mustafa Kemal ve Cumhuriyet tarihimize merakım yeni yeni başlıyor, bir yandan öğreniyor, bir yandan öğrendiklerime dair kısa yazılar karalıyorum.
Kalabalık bir misafir grubunun evimizde olduğu bir akşam babam, son yazdığım yazıyı okumamı istiyor, okuyorum, Atatürk’e dair bir yazı bu.
Aradan birkaç gün geçiyor, o akşam sofrada olan aile dostlarımızdan biri TTK’nin atölyesinde yaptırdığı bu büstle kapımızı çalıyor, “Bu benim sana hediyem” diyor.
O gün bugündür, neredeyse yirmi yıldır, benimle birlikte ev ev gezer bu büst.
Ben anlatırken, araya girme ihtiyacı hissediyor, büyük ulusumuzun ferdi:
“Abi tabii Atatürk de kendince büyük adamdı, günahları var sevapları var, severiz sevmeyiz o ayrı ama tüm yanlışlarına rağmen bu ülkeye hizmeti olmuştur. Yalnız abi, bu kadar büyütülmesini anlamıyorum ben…”
Ben daha ağzımı açamadan da ekliyor:
“Bana sorarsan bu ülke iki büyük lider gördü abi; birini astık, birinin helikopterini düşürüp öldürdük…”
Mustafa Kemal’in fazla büyütüldüğünü düşünen usta, bu ülkenin gördüğü gerçek liderler olarak, Adnan Menderes ve Muhsin Yazıcıoğlu’nu örnek gösteriyor.
Kim yazıyor bu tarihi?
Musiki Muallim Mektebi’nde ders verdiği sınıflarda o zamanın Belediye Yasasına göre seçim denemesi yaptıran genç Afet İnan, oy kutularını hazırlatır, heyecanla bu iş için çalışan öğrencilere oylarını kullandırır ve sayıma geçilir. Yapılan oylamada sınıfın, belediye başkanı olarak bir kız öğrenciyi seçtiği ortaya çıkar. Bunun üzerine bir erkek öğrenci itiraz eder ve söz ister(Afet İnan, bu öğrencinin ne adını ne numarasını unutacaktır), der ki:
“Var olan yasaların bize öğrettiğine göre kadınların oy kullanmak hakkı olmadığı gibi, seçilemezler de!”
“Öğrenci, itirazında haklı idi” diyen Afet İnan, okuldan çıkıp, Gazi Orman Çiftliği’ndeki Marmara Köşkü’ne gider, orada Mustafa Kemal ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın yanında alır soluğu; yaşadıklarını anlatır, Türk kadınının oy hakkına dahi sahip olmamasından duyduğu üzüntüyü dile getirir. Mustafa Kemal, bu konu hakkında çalışmasını, diğer ülkelerde bu sorunun nasıl çözüldüğünü incelemesini söyler.
Buna rağmen Afet İnan yaşadıklarının etkisiyle şu sözleri söylemekten kendini alamaz:
“Hiç olmazsa erkek öğrencim kadar bir hak sahibi olmadan o sınıfa ders veremeyeceğim.”
Bugün, sırtını iktidara dayayıp Cumhuriyet tarihini yeniden yazanlar, bu ve benzeri olaylarla ilgilenecek, devrimi anlayacak çapta değil, o devrime ve devrimin simgelerine leke sürmeyi marifet sayacak zavallılıkta insanlardır. Yukarıdaki olayları tartışmazlar, tartışamazlar, oturur, Afet İnan köşkün nikâhsız First Lady’siydi diye saçmalar, hukuk önüne çıkınca da önce kıvırır, sonra birbirlerini satarlar.
Utanmazlar…
Çöptürler, lakin bizim ustanın önüne onların kaleme aldığı tarih sunulur. İktidarın gazeteleri, dağıtım şirketleri onları pazarlar durur. Mustafa Kemal, çakma Napolyon’dur. İsmet İnönü, hem sağır hem İngiliz uşağıdır. Vahdettin’in emriyle başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ardından, Menderes gibi, Yazıcıoğlu gibi, Tayyip Erdoğan gibi büyük liderlerle yolunda yürümektedir devletimiz, az kaldı üç adım sonra Osmanlı’nın şanlı günleri ufuktadır.
Hem, Cumhuriyet bir reklam arası değil miydi nihayetinde?
Nereden nereye…
Ha, Vahdettin demişken… Birkaç gün önce, yazdıklarımızı beğenmez bir okurdan gelen bir ileti: “Kurtuluş Savaşı’nı anlamaktan bile acizsin. Şunu düşün, Kazım Karabekir’in rütbesi Mustafa Kemal’den yüksek, Vahdettin’in emri olmasa niye Mustafa Kemal’in emrine girmeyi kabul etsin? Tarihi çarpıttığınız yeter!” diyor.
Rütbe zırvalığına değinmeyelim bile; ama Kazım Karabekir ciltler dolusu kitap yazmış, bağımsızlık savaşımızı kendi açısından öncesi ve sonrasıyla detaylıca kaleme almış bir Kurtuluş Savaşı kahramanı. Yazdıkları ortada. Bugün, Vahdettin’in emriyle Mustafa Kemal Paşa’yla hareket ettiğinin iddia edildiğini duysa o ne derdi acaba?
Ama kızı Timsal Karabekir’in, çok güzel bir sözü vardır, Kurtuluş Savaşı’nı başlatan paşalarımızla ilgili, şöyle der:
“Mustafa Kemal Paşa abide olsun diye yapı taşları olmayı kabul etmiş kimseler bunlar…”
Neden?
Dönüp Çanakkale’ye bakacaksın. Birinci Dünya Savaşı’nda görev aldığı her cephede, gerek askeri becerisi, gerek sergilediği tavır, gerek yazdığı raporlar, çektiği telgraflar, ortaya koyduğu tepkilerle diğer komutanlardan ayrılıp, önderliğini doğal olarak kabul ettiren Mustafa Kemal’i bileceksin.
Tarih, Mustafa Armağanlardan öğrenilmeyecek kadar ciddi bir iştir çünkü.
Uzattık…
Bugün yaşadığımız karanlık, organize bir karanlıktır. Yıllar yılı, devlet gücünü eline aldığında toplumun kodlarıyla nasıl oynayacağını, kusursuz şekilde planlamış bir yapıdır.
O yüzden, bu karanlıkla güncel siyasi kavgaya girmek yeterli olmaz.
O, dünü kendi sahte gerçekliğiyle yeniden şekillendirmeye, toplumu Cumhuriyet devriminin aydınlık tarihinden koparmaya ve kendi masalına inandırmaya çalıştıkça, tarihimizi savunmak da bizim güncel görevimizdir.
Bu karanlığa rağmen, dünün aydınlığını yarına taşımak zorundayız.
Karşıdevrimcilerin, halkımızın zihnini böylesi örgütlü bir şekilde kirlettiği bir dönemde, devrim tarihimizi bilmek ve yılmadan yorulmadan halkımıza anlatmak sorumluluğu omuzlarımızdadır…

Yorumlar

Popüler Yayınlar